“KİLİSELERİNİZİ SEVİN, KİLİSEYİ SEVİN,

BİRBİRİNİZİN KARİZMASINI ONURLANDIRIN”

Don Andrea ve “küçük cemaati” ayda en az bir kere Urfa’nın kuzeydoğusundaki şehirlere (Diyarbakır, Mardin vb) “küçük hacılıklar” adını verdikleri geziler yapıyorlardı. Bu hacılıkların amacı, bölgede bulunan Ortodoks ya da başka ritlerden küçük Hristiyan cemaatlerini ziyaret etmekti. 

Aslında Don Andrea Türkiye’deki mevcudiyetini Müslüman dünyası ile bir dinler arası diyalog fırsatı olduğu kadar, mevcut çeşitliliğe karşılıklı ve tam bir saygı içinde Hristiyanlar arası kardeşçe birliği desteklemek için bir şans olarak da görüyordu. 

“Urfa’nın küçük cemaati” ortak yaşamın bu ruhunu canlandırarak şehirlerdeki cemaatlerin yanında Turabdin bölgesine dağılmış çeşitli Ortodoks manastırlarını da ziyaret ediyordu. 

Bu ziyaretler bazen küçük bir alçakgönüllülük egzersizi yapmak için bir nedendi. Özellikle başlangıçta, bazı Ortodoks kardeşler, onları pek de sıcak bir tavırla karşılamıyordu. Ancak Don Andrea, azimle ziyaretlerine devam etti; çünkü her birinin karşısındakinin karizmasını onurlandırması gerektiğine inanarak bu kardeş “gerçeklikle” uzlaşma ihtiyacını hissediyordu. 

Özellikle Ortodoks Paskalyası vesilesiyle yapılan “hacılıklardan” birinde hatırladığımız bir bölüm var. Bayram nedeniyle Metropolit’in ikamet ettiği Mor Gabriel Süryani Ortodoks manastırının ziyaretine karar verilmişti. Bu ilk ziyarette Don Andrea diğer misafirliklerin yanında Metropolit ile de görüşmeyi talep etti. Bu sırada, belki de görüşme talebinde bulunan bu rahip ya da Roma Kilisesi imanlılarına duyulan güvensizlik nedeniyle bekleme odasında biraz uzun kalmışlardı. Daha sonra Metropolit ile tanışıp onunla kısa bir konuşma yapmak mümkün oldu. Metropolitin yanından ayrılmadan evvel Don Andrea, Metroopolit’ten bizi kutsamasını istedi, çünkü o bölgede bizim episkoposumuz o idi. Bu istek, bizlere samimi ve işbirliğine dayalı ileriki buluşmaların yolunu kesinlikle açmış oldu.  

 7. Mektup Urfa-Harran, 27 Nisan 2001

Paskalya’dan sonra doğuya doğru dört günlük bir yolculuğa çıktık. Küçük ve dağınık Hristiyan toplulukları ile bir araya geldik ve kiliseleri (yıkılmış ya da sağlam) ziyaret ettik. Tüm bu gördüklerimizden sonra dördümüz adına şunu söylemek istiyorum: Kiliselerinizi sevin. Kiliseyi sevin. Rab’bin yanınıza verdiği kardeşlerinizi sevin. Bir araya gelmeye, toplanmaya devam edin; duanın sesini söndürmeyin, Kutsal Söz’ün kitabını kapatmayın, dünyanın aldatmacaları karşısında sersemlemeyin, “parıldayan”  ama “aydınlatmayan” şeyler gözlerinizi kamaştırmasın. Hristiyanlığı öldürmeyin, onu adetlere ve hoş faaliyetlere indirgemeyin, İncil’i evcilleştirmeyin, Mesih’in çarmıhını ve yoksulluğunu katletmeyin, alçakgönüllülüğünü ve sadeliğini görünüşe ve şaşaaya değişmeyin, yaşam pınarının suyunu terk edip zehirli çeşmelerden içmeyin, çocuklarımızı bir sürü şeyle ve faaliyetle meşgul edip onları sevgimizden,  Göklerdeki Babamızdan ve İsa’nın Sözü’nden, Kilise’nin bilge ve anaç yüreğinden, yaşayan bir Hristiyan cemaatinin sıcaklığından mahrum etmeyin.

İmanda sevinin, onu solup gitmekten koruyun, günler karanlık da olsa övgü ve güvenle yaşayın (Aziz Petrus’un dediği gibi, “Tüm kaygılarınızı ona yükleyin, çünkü o size lütfeder.”) Sizi sevmeyenleri severek, size kötü davrananlara iyilik yaparak, yoksullarla ve acı çekenlerle maddi ve manevi her şeyinizi paylaşarak Allah’ın mevcudiyeti ve karşılıklı sevgiyle aileleri canlandırarak ilahi sevginin yeşermesini sağlayın. Almış olduğunuz gibi, siz de verin ve böylece ruha verimli olun (“Peder beni gönderdiği gibi, ben de sizleri gönderiyorum(…) gidin, ilan edin, iyi haberi verin, şifa verin, diriltin, kötülüğe tutsak edilenleri ve mahkûmları özgür kılın, acı çekenlere eğilin (…) hizmet edin, sevin, hayatınızı verin…”) ve siz eşler Allah’ın isteği ile bedende de verimli olun. İbrahim sadece Allah’a evet diyerek,  99 yaşında iken çocuk sahibi oldu ve imanda hepimizin atası oldu. İshak’ı kurban etmek için seni daha çağırdığında seni bilmediğin yollarda götürüp sana yol gösterdiğinde bile ona evet de. Allah seni hayal kırıklığına uğratmaz, ama insan uğratır.

Biz kendimizi kandırabiliriz, başkalarını kandırabiliriz, ya da başkaları bizi kandırabilir: ama Allah kandırmaz. Aralarında bulunduğumuz ve Mesih’i tüm doluluğuyla vermek istediğimiz insanlar bize sade, güçlü ve günlük yaşamın gerçekliğinde somut bir iman örneği göstermektedirler. Çok az şeyleri olsa da onların Allah’ı var, Bir güvenceleri yok, ama O’na güvenmenin kararlılığımı yaşıyorlar. Geçenlerde bir gün Urfa’dan 15 kilometre uzakta çok küçük bir köye gittik. Çok güzel bir doğanın içinde, yıkık küçük bir kiliseden arta kalanlar eskiden kilise, manastır ya da Hristiyanların meskeni olarak kullanılan mağaralar vardı.  “Hayat nasıl gidiyor?” diye soruyorum. Yaşlı bir adam diyor ki: “Zor, ama elektriğimiz var, suyumuz var, Allah’ımız var.” Ben ekliyorum: “Çocuklar da var. Hem de çok fazla”. Biri diyor ki “Dünyada 72 dil var (İncil’de de 72 ulusların evrenselliğinin simgesi olarak yer almaktadır) ama hepimiz kardeşiz.” Sonra gözlerini göğe çevirip parmağı ile yukarıyı işaret ediyor ve “Allah” diyor. Bir genç “hepimiz biriz” diyor.  Ben de Türkçe ekliyorum: “Doğru. Sevmek ve dua etmek önemlidir.” Hepimiz hemfikirdik. 

1 – Don Andrea ve Metropolit Mor Gabriel Samuel Aktaş ile birlikte Piera, Luciana, Franco ve Milena

2 – Don Andrea ile Piera, Luciana ve Franco, Mardin’in dışında Keldani Katolik Kilisesinde

3 – Urfa yakınlarında arkadaşlar arasında köyde çay

Çeviren: Şule Rogenbuke (CET Press Office)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir