Türkiye’den Bir Kutsallık Köprüsü

“Cennet’in Coğrafyası”nı Keşfederken

Hareket halindeki sevgi

Türkiye’den Avrupa’ya: Mesafeleri ortadan kaldıran ve yeryüzünde Cennet’in coğrafyasını çizen kutsallık yolu. 

Kutsallık, tarih yoluyla salınan bir sevgi dalgasıdır. Onu sonsuz kılar. Bu mekânı da aşmaktadır. Onu sonsuzluğa açar. Kutsallık hareket halindeki sevgidir. Kutsal Üçlü Birlik’in kesintisiz kalp atışının yansımasıdır. Mistik ve canlıdır. Hareketsiz kalamaz. Kutsallık akla hayale gelmeyen bağlar yaratan, zamanın, mekânın ve ölümlülüğümün dar görüşlü sınırları ile eğlenen; anlaşılmaz yollarında ilerler.   O bir bedendir. Onda şehitlerin kanı dökülür. İlahi sevgi kahramanlarının kalbinde atar. Kilise doktorlarının bilgeliğini düşünün. Yüzlerinde İsa’nın yüzünün izini taşıyan erkek ve kadınların hepsi hareket eden uzuvlardır. Hareket halinde bir beden.  Saman yığınındaki alevler gibi hızlıca hareket eder. Azizler yaşarken (zamanda) ve ebediyetteki yaşamlarında uzayda ve zamanda mutluluk tohumlarını taşımak için bir oraya bir buraya koşacaklar. Zihnin Allah’ına doğru yolculuğu. Bu yolculuk onların kutsallığının, mutluluğunun bize ekilmesine, bize bulaşmasına yardımcı olur. Uzayda ve zamanda. Uzayda, Türkiye’den Avrupa’ya. Sayılamayacak kadar çok kutsallık yolunun kazıldığı yer. Zamanda, Kasım ayında. Birliğin güzelliğini verdikleri hayatlarında sınırları ve kısıtlamaları aşıp tekrar inşa ettikleri ışığın bu köprülerinde hepimize hatırlatmak için açılıyor. 

Nikomedia’ (İzmit)ten müzik şehrinin nabzı olan kan

Amalfi Sahili’nin ünlü kasabası Ravello Katedrali’nde her sene sıvı hale gelme mucizesini sürdüren Aziz Pantaleon’un kanı hürmetle anılıyor. 

Kalp nereye iterse kan da oraya ulaşır. Burada  da Marmara Denizi’nden Marmarota sahiline geldi. Orada bir nefes bir besin buldu. Hayatın nefesi. Dünyayı beyaz yapma ihtiyacı olan yer. Elbette bu tüccarlar fırtına yüzünden Ravello sahilinde sıkışıp kalan tüccarlar bir cam şişe içinde bir şehrin tüm renklerini ve müziğini taşıdıklarını bilmiyorlardı. Konstantinopolis’t kutsal emanetler ararken bu şehidin kanını bulmuşlardı. Bunu onlara veren kadın –hikâyenin hangi noktasında bunu bilmiyoruz – belki de onlara genç bir doktorun hikâyesini anlatmıştı. Bu doktor o kadar iyiydi ki İzmit Doğru Roma imparatorluk bölgesinin başkenti iken İmparator Diokletan zamanında bu doktor imparator sarayında büyük saygı görüyordu. Öyle bir azizdi ki ellerinin ilahi sihrini öldükten sonra kanını karşılıksız vermişti. Belki de Hristiyan kadın onlar abu genç Pantoleon’un Hristiyan olarak zulme uğradıktan sonra en korkunç işkencelerde sağ kaldığını, kendisine zulmedenlerden başını kesmelerini istediğini ve gökten gelen bir sesin onun şehitliğini mühürlediğini de anlamıştı: “Artık sana Pantoleon (en cesur) denmeyecek, ama sana Pantaleémon (En merhametli) denecek. Çünkü pek çokları için şefkat göstereceksin: aslında fırtınada sığınılan liman, acı çekenler için bir sığınak, koruyucu olacaksın. Mazlumların doktoru, hastaların doktoru, şeytanların zulmü olacaksın.” Böylece bu tüccarlar fırtınaya yakalandıklarında sığındıkları ancak ayrılamadıkları yerin, bu değerli kutsal emanet için seçilmiş liman olması gerektiğini düşündüler ve bunu episkoposa teslim ettiler. 

Bunu tur rehberlerine anlatmak çok zor. Sahil kasabasının güzelliğinden keyif alan ziyaretçilere bunu anlatmak mümkün değil. Ama hiç şüphe yok. Katedralin beyazlığı, gökyüzünün mavisi, denize bakan terasların nefesi, ufkun sonsuzluğu, kayaların gizemli gücü, Ravello’da kırmızı renkte yanan bu hayat sayesinde üstü kapalı bir sonsuzlukla parlıyor. Sevgi uğruna dökülen kan. Ana meydanı beyaza boyayan bazilikanın gizli ve ayrıcalıklı bir köşesinde tutulan kanın kırmızısı. Yaradılışın muhteşem organizmasını ve insanlığın görkemli bedenini canlı tutmak için Tanrı tarafından yeryüzünde dökülsün diye gönderilen Aziz Pantaleon’un kanının kırmızısı.

Doğu Akdeniz’in büyük liman şehri Myra (Demre), zengin eden ilahi sevginin şehri. 

Orta Doğu ile ticaret ve alışverişin merkezi olan Bari Bazilikası’nda, her yıl olağanüstü saflıkta kutsal bir sıvı olan myron’un toplandığı Aziz Nikolaos’un kemiklerinin kalıntıları korunmaktadır.

“Rabbimizin Beden Alıp doğuşunun 1087. Yılında Bari’den bazı kişiler, üç gemiyle ticari nedenlerle Antakya’ya gitmek istediler. Adı geçen denizciler, sularda tam yelken yol alırken, sanki ilahi bir ilham almış gibi kendi aralarında böylesine büyük bir hazinenin ele geçirilmesi konusunu konuşmaya başlamışlar ve birkaç gün süren kazasız belasız bir yolculuktan sonra Myra’ya ulaşmışlardı. İyi silahlanmış halde sanki düşmanlarla karşılaşacakmış gibi ilerlemişler. Ancak kilisenin girişine vardıklarında silahlarını bırakıp alçakgönüllülükle kutsal tapınağa girerek Aziz’e dua etmişler. Duanın ardından hemen Aziz’in na’şının nereye defnedildiğini sormuşlar. Matteoisimli denizcilerden biri çekici aldığı gibi mermer levhaya vurarak onu kırmış. Hoş kokulu ve çok tatlı bir koku yayılınca orada bulunanların hepsi büyük bir neşeye kapılmış. Aynı genç adam, tarifsiz bir arzuyla aradığı değerli hazineyi elini daldırarak bulmuş ve cesaretle yakalayıp hızla dışarı çıkarmış. Bedenin diğer kısımlarını da gelişigüzel ve korkusuzca çıkardıktan sonra, kafanın hâlâ eksik olduğunu fark etmiş. Daha sonra onu aramak için mezara inmiş ve onu bulunca dışarı çıkmış. O gün günlerden 20 Nisan’dı.

Kemikleri yanlarında bulunan iki papazdan birinin tuniklerine sarmışlar. Böylece gemiye binip, kemikleri beyaz ve yeni başka bir beze sardıktan sonra onları küçük bir tahta çuvalın içine koyaraksevinç içinde hızla yelken açmış güçlü bir şekilde kürek çekmeye başlamışlar. Birkaç gün sonra, Bari surlarından en fazla beş mil uzakta olan San Giorgio limanına varmışlar. Bu arada, bir kısmını haberci olarak önden Bari din adamlarına ve halkına göndermişler. Alışılmadık ve olağanüstü bir sevinç haberi anında tüm şehre yayılmış. Bir süre sonra herkes, her yaştan kadın, erkek, hatta hastalar sahilde toplanmış. 

Denizciler, kutsal emanetlerin bulunduğu vazoyu Aziz Benedict manastırının başrahibi Elias’aemanet etmişler. Başrahip Elias, onu alarak 9 Mayıs günü manastır kilisesine yerleştirmiş ve üç gün üç gece boyunca kardeşleri özenle ve dikkatle onu korumuş. Daha sonra vazo oradan çıkarılmış ve “Catapano avlusu” adı verilen yere götürülmüş.

Rabbin tasarılarını kim bilebilir? Kim ona öğüt verebilir? Bu çok hoş ve değerli hediyenin, İtalyanların, hatta tüm Avrupa’nın kurtuluşu için Asya’dan Bari’ye getirilmesini, İlahi Takdir’inistediğini kesinlikle söyleyebiliriz.

Bari‘den Giovanni Arcidiacono’nun “Episkopos Aziz Nicholas’ın tercümesinin tarihi” kitabından.

Milano’nun kalbini tutuşturan ateş Iconio (Konya)’dan. 

Lombardo başkenti’nin Katedralinde Şehit Azize TEcla’nın anısına şehrin ana meydanında 350 yılında inşa edilen kadim erken dönem Hristiyanlığına ait bazilika Basilica Maior’da her yıl deniz feneri ayini kutlanır. 

Aziz Ambrosius, adanmış kadınlara seslenerek onları şöyle teşvik ediyor: “Meryem size bir yaşam kuralu öğretsin, Tekla da fedakârlıkta öğretmenin olsun” (de Virg. III, 3, 19). Böylece hayatlarını tamamen sunmakla göksel Güvey’e ayrılmaz bir sevgi ile sadık kalabilmeleri için onlar örnek olarak Meryem’in yanısıra acı çekerek şehit olan ilk kadın Azize Tekla’yı örnek göstermektedir. Geçen yüzyılın soununda tekrar keşfedilen bir freskte bu cesur öğrencinin cesur bakışlarını görebiliriz. Pavlus’un ilan ettiği söz ile tutuşan ve artık gerçeğe açık olan bir çift göz. Resminin çerçeve ile sınırlanmamış olması, ilahi sevgiye arzusunun da sınırlanmadığını gösteriyor adeta.

Pavlus ve Tekla’nın İşleri adındaki apokrif belgede anlatılan hikayenin başlangıcında anahtar konu, genç bir kadının duyduğu çağrıdır. Pavlus, Konya’da Onesiforo’nın evinde vaaz vermektedir. Tamiris adında genç bir delikanlı ile nişanlı olan Tekla’nın evden dışarı çıkması yasaktır. O da Pavlus’un öğrettiklerini evinin penceresinden özellikle kadınların iffeti ve bekâretihakkındaki konuşmasını dinler.  Tekla içindeki alevle evlilik yolunda ayrılır ve annesine karşı çıkarak Pavlus’u izlemeye başlar. Pavlus’un öğrencisi olmakla kalmaz Küçük Asya’nın müjdecisi olur ve ilk şehit olarak kendisine burada büyük saygı gösterilir.  Onun şehitliğine duyulan saygı doğuda da batıda da hızla yayılır. Milano’da şehrin en eski kiliselerinden biri olan Basilica Maior’da İmparator Kostantin’in fermanından hemen sonra 350 yılında inşa edilmiştir. 

Aziz Pavlus’un Tekla’da tutuşturduğu bu ateş, kadim deniz feneri ayini ile Milano’daki kilisenin kalbinde her sene tekrar yakılır. Şehit Azize Tekla’nın Görkemli Bayramı’nda Milano’da Duomo’nun manastırı girişinde kırmızı renkteki bir pamuk topağı, ayini yöneten kişi tarafından bir çubuğun tepesine sabitlenmiş üç yanan mumla ateşe verilir. Alev alan bir hayat, tutuşan ve tükenen bir hayattır. Dünyayı aydınlatmak ve ısıtmak için. 

Val di Non’un zirvelerini şekillendiren güç Kapadokya’dan

Sanzeno’da (Trento), Brenta Dolomitleri’ne gömülmüş eski bir Bazilikada, 4. yüzyılda Kapadokya’dan hâlâ pagan olan bölgeyi müjdelemek için gelen şehitlerin bağlandığı kazıkların kalıntıları korunuyor.

Trento’nun üçüncü episkoposu olan Vigilius 4. Yüzyılda yaşamıştır ve Aziz Ambrosius’un da arkadaşıdır. Val di Non’a müjdeleme yapması için ondan üç misyoner istedi: Sisnio, Martirio veAlessandro. Bu kişiler 397 yılında Sabin Zeno bölgesinde şehit edildiler. Konstantinopolis Episkoposu Yuhanna Krisostomos’a gönderilen ve azizlerin kutsal emanetlerinin armağanın da beraberinde olan bir mektupta Vigilius “kısa bir süre önce yakılmışlar, öyle ki hala dumanın kokusunu almak mümkün” diyerek onların kahramanlıklarının ve şehitliklerinin öyküsünü anlatmaktadır..

“Yerlilerinin Anagnia adını verdiği, hem halkın güvenilmezliği hem de doğal zorluklar nedeniyle ulaşılması zor bir yer var. Artık şehitler yolu adını verdiğim, tek taraftan kolaylıkla ulaşılabilen, korkutucu derecede dar geçitler arasında yer alıyor. […] Mesih’e adanan küçük grup ilk kez oraya çıktığında, bu putperest ve heyecanlı halk, öfkeyle alevlendi ve savaş çığlıkları yükseldi. Azizlerin desteklediği savaşı göğüslemenin tek bir yolu vardı, gerçekten mükemmel olan yol: Her şeye katlanmak, saldırıya uğradığında teslim olmak, zalimlere sabırla tahammül etmek, herkesin önünde kendini uysallıkla ifade ederek öfkeyi kontrol altına almak, geri çekilerek kazanmak. Bahsi geçen bölgede Rabb’in adı hiç bilinmiyordu ve onu tanıdıklarına dair en ufak bir belirti bile yoktu. Bu kardeşler gerçekten olağanüstü insanlardı. Hem inandıkları din hem de geldikleri ulus açısından yabancıydılar, ancak orada tamamen bilinmeyen Tanrı’yı ​​övgüye değer bir şekilde ilan ettiler. İnançla çelişen çıkarlar ortaya çıkana kadar uzun süre barış içinde birlikte yaşadılar. […] Sisiniodoğuştan Kapadokyalı, yani Yunanlıydı. Bölgenin önde gelen ailelerden birine mensuptu; o, cömert bir ruhla, zorlu çalışmalara hazır olarak, adanmışlığını ve inancını yaşamakta ısrarlı ve hızlı davrandı. Her zaman ilahi sevgi bağıyla birleşmiş, huzur içinde tek yürek olmayı sevmiş, Allah’a bağlılıkta disiplinin dizginlerini sımsıkı tutmuş ve böylesine büyük bir kavmi sebatla yönlendirmiştir. […] Böylece sabahın erken saatlerinden itibaren gerçeğe imanı ortaya koyan kardeşimiz, hem kanını dökerken hem de şehitliğe giden yolda birinciliği elde etmiş, yolu gösterdikten sonra diğerlerini de gerçek hayata ulaştırmış, daha doğrusu onları imanla tanıştırmıştır. O, Mesih’in kurtarışına âşıktı ve zaten gerçek konusunda iyice aydınlanmıştı. Martyrius da isminin içerdiği kehaneti yerine getirdi: Şehitliğin anlamını o kadar net bir şekilde sundu ki, her şeyde bulunan gerçeği ortaya çıkardı. Kendisine verilen isim aslında gerçekten de onun ismiydi ve onu erdemlerle doldurdu; doğumuna eşlik eden adının barındırdığı tutkuyu ifade etmesini sağladı. Öyleyse, ölümün gizemi, bunu yaşarken tamamen anlayan Alessandro’ya (İskender) , adıpaganların ahlaksızlığıyla alay ederken, Anagnia’yı başka bir Alessandria (İskenderiye) olarak kabul etme gibi bir ahlaksızlıktan başka ne getirebilirdi?

Tüm bu gizemleri, düşünürken, azizlerin küllerinin yanında nöbet tuttum; ancak onların yüceliğine katılmama izin verilmedi. Ulaşmamın mümkün olmadığı lütfu anladım; Bunu gördüm ve bugüne kadar bunu güçlükle anlamış bulunuyorum. Meydana gelen olaylar o kadar hürmete layık ki, onları yeterince tanımlayacak kelime bulamıyorum: Bu nedenle, sevgili kardeşim, kendisinin seçtiği şeyin anlaşılmasını ve bu tanıklığı veren kişinin inandırıcı olmasını sağlama görevini Tanrı’ya bırakıyorum”. 

Trentolu Vigilio’nun Giovanni Chrysostom’a mektubundan – Don Vigilio Covi’nin çevirisi

Egea’dan (Adana bölgesi) ebedi şehrin kadim hazineleri arasındasaklı şifa lütfu 

İmparatorluk Roma’sının kalıntıları arasında, tabip azizlerin kalıntılarına ve ünlü apsis mozaiğine ev sahipliği yapan Roma Forumu bölgesinde, Katolik ibadetinin ilk yeri olan Aziz Kosmas ve Damian Bazilikası yer alıyor.

Justinianus’un yalnızca birkaç saatlik ömrü kalmıştı. Kanser sağ bacağına yayılmıştı ve yapması gereken tek şey ölümü beklemekti. Bu bir kurtuluş olabilirdi çünkü çektiği acılar dayanılmazdı. Şehit olarak ölen iki doktor kardeş Aziz Cosmas ve Damian’a adanan Roma bazilikasındaki mütevazi ve kutsal adamdı. Adam hayatının son saatlerinde onlara döndü. “Bana yardım edin!” diyerek onlara yalvardı. İmkansız olduğunu bildiği için iyileşmeyi istemedi. Artık dayanılmaz hale gelen acısı dinsin diye sadece bir an evvel ölmeyi diliyordu. Nihayet merhamet dolu bir uykunun kollarına teslim oldu. Rüyasında iki aziz şehidi gördü: Birinin elinde bir bıçak, diğerinin elinde ise çeşitli merhemlerin bulunduğu bir tepsi vardı. 

“Bu çürümüş bacağın yerine nereden sağlıklı bir bacak bulabiliriz?” diye kardeşlerden biri sordu. “Bugün Vincoli’deki San Pietro mezarlığına bir Etiyopyalı gömüldü” diye yanıtladı diğeri, “hadi bacağını alıp bizden yardım isteyen bu zavallı adamın üzerine koyalım…”. Rahip birkaç saat sonra uyandı. “Belki de ölmüşümdür” diye düşündü bir an. O eziyet verici acı kaybolmuştu, bacağı artık zonklamıyordu, o ateşli matkap etini delmeyi bırakmıştı… Bacağına dokundu, sonra hayretle baktı. Bacak tamamen sağlıklıydı. Ama sanki bir zift banyosuna dalmış gibiydi; tamamen kapkara olmuştu. Tarihte bilinen ilk uzuv nakli olan bu işlem, Cosmas ve Damian’a atfedilen mucizelerden biridir ve açıklamasını Cenova Piskoposu Jacopo da Varazze’nin (1228-1296) Altın Efsanesinde buluyoruz.

İkiz kardeşler Cosmas ve Damian, Küçük Asya’daki Kilikya’nın (şimdi Türkiye’nin Adana ili) bir şehri olan Egea’da doğdular. Anneleri onları Suriye’de tabaet (doktorluk) sanatı okumaya gönderdi. Burada “sadece insanlardan değil hayvanlardan da tüm zayıflıkları uzaklaştırmayı, her şeyi birarmağan haline getirmeyi” her yönüyle öğrendiler. Böylece iki genç doktor, annelerinin sütüyle aldıkları derin Hıristiyan eğitimi öğretilerini takip ettiler ve “anargiri” şifa doktorları (Yunancadan: gümüşsüz: para almayan ve mucize yaratan doktorlar) olarak kabul edildiler. Hatta hiçbir ücrettalep etmeden hastaları tedavi edip iyileştirdiler. Jacopo da Varazze’nin anlattığı başka bir efsaneye göre, Damiano, Palladia adlı bir kadını hastalığından iyileştirdi. Bundan son derece mutlu olan kadın, ne pahasına olursa olsun Damian’nun iki yumurtayı kabul etmesini istedi. Damiano kadının ısrarları sonucu bu hediyeyi reddedemeyince Cosma’nın bütün öfkesini üstüne çekti. Öyle ki Cosma sert, aslataviz vermeyen ve gücenmiş tavrı ile öldüğünde kesinlikle bu zayıf kardeşinin yanına gömülmek istemediğini söyledi”

Floransa’da Görkemli San Marco avlusunda (Floransa, aynı adı taşıyan müze) Beato Angelico(1378-1455)’nun anlattığına göre ise 303 yılında İmparator Diokletanius’un zulmü sırasında Kilikya valisi Prokonsül Lisya’nın emri ile başları kesilirken orada bulunan bir deve insan sesi ile konuşarak şöyle demişti: “Nolite eos separare a sepoltura, quia non sunt separati merito” (Her açıdan birbirleri ile aynı oldukları için defin sırasında ayrılamazlar). 

Kaynaksanpaolostore.it

artearti.net

Çeviren : Şule Rogenbuke

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir