Gözle Görüneni Anlamak İçin Anahtar
Don Andrea Türkiye’ye geldikten sonra ilk aylarda, Şanlıurfa’nın günlük hayatına nasıl yavaş yavaş girdiğini Roma’daki tanıdıklarına anlatır. Orada kilise ya da cemaat bulunmasa da Don Andrea bu şehirde yaşamayı seçmiştir. Çünkü bu şehir, Atamız İbrahim’in kendisiyle bağlantılıdır ve bu yüzden de İbraniler, Hristiyanlar ve Müslümanlar için değerli bir şehirdir.
Don Andrea, ilk mektuplarında yavaş yavaş tanımaya başladığı bu halkın ve yerlerin zenginliğini, güzelliğini Pencere’nin diğer tarafındakilerle paylaşmak ve onlara bunu tanıtmak üzere Pencere’nin kendi tarafındaki “kolunu açmaya” * başladığını anlatır. Buna paralel olarak imanında daha da derinlere indiğini paylaşır. Türkiye’de bulunduğu dönemde Rab ile ilişkisinin temel “özü”ne daha fazla inmiştir.
* Bu, Don Andrea’nın Orta Doğu için kullandığı “Pencere” ifadesinin anlamını açıklarken kullandığı bir benzetmeydi: “İki tarafında da kulbu olan bir Penceredir bu. Manevi armağanları karşılıklı olarak verebilmek için her iki taraftan da açılması gerekir.”
3. Mektup, Urfa, Kasım 2000
[..] Geçtiğimiz bir buçuk ay boyunca ne yaptım? Etrafı izledim, bu topraklarda şimdi gözlerimin gördüklerini ve burada geçenler hakkında hatırladıklarımı anlayabilmek için gerekli anahtarı veren Kutsal Yazıları inceledim. Kilisenin yakın geçmişi ve kadim tarihini, derin ve gizemli Müslüman dindarlığının sayfalarını açtım. Benden önce gelen ve yıllarca bu muhteşem topraklarda yaşamış olanlarla (telefonda veya doğrudan onları ziyaret ederek) iletişime geçtim. Komşularla, pek çok küçük dükkan sahibiyle küçük günlük sohbetler yaptım, selamlaşmayı öğrendim, pek çok soruya cevap verdim, pek çok konuda bilgi istedim. Sık sık yol üstünde çay içmeye çağrıldım ya da evlerine, yer sofrasında koca bir sininin üstünde hep birlikte yemek yemeğe davet edildim. İsa’nın sözlerini hatırladım: “Sizi kabul eden, beni kabul etmiş olur.” Ve bu durum garip varlığım, kesin yoksulluğum ve her tür kelimenin eksikliğinde yüzümde beliren gülümseme sayesinde kabul gören kişinin İsa olduğuna beni temin etti. Mesih’in varlığının temel bir işareti olarak sevmeyi, hiç bir şey beklemeden özgürce sevmeyi, herkesi olduğu gibi, Tanrı’nın onları gördüğü gibi görmeyi, sevdiği gibi sevmeyi öğrendim.
Her gün Efkaristiya kutluyorum ve her Perşembe gecesi saat 11’den 12’ye kadar Efkaristiya’ya tapınıyorum. İsa’nın orada olduğunu artık eskisinden daha yoğun bir şekilde hissediyorum. Çünkü bu ekmeğin işareti, O’nun istediği bir belirtidir.
Şimdiye kadar gerçek bir öğretmen bulamamış olsam da Türkçe öğreniyorum.
İbrahim’in yola koyulduğu Harran köyü, buradan sadece bir kaç kilometre uzakta. Orada iki gece tek başıma kaldım. Onun söylediği “evet”i yeniden işitmek; her şey bize son derece saçma göründüğünde bile Allah’ın vaadine her şeyin üstünde sadık kalacağını hissetmek, Allah’ın ne yaptığını bildiğini çok daha yakından anlamak ve bizim yapmak istediklerimizin değil, O’nun yapmak istediklerinin önemli olduğunu görmek için kaldım.
Bir akşam kutsal ekmek dolabı önünde kendime sordum: “Rab, benden ne yapmamı istiyorsun?” Sonra aklıma başka bir soru geldi: “Rab burada ne yapıyorsun? Burada ne yapmaya niyetlisin? Bana söyle, çünkü bu önemli ve sadece senin yaptığını yapmam gerek, sana kendimi olduğum şekilde vermem gerek.” Komünyon sırasında şöyle dua ediyordum: “Rab, Meryem’in kan damlasını alarak vücut bulduğun gibi bende de vücut bulmanı diliyorum: benim yoksulluğumu, senin zenginliğine dönüştür.” [..]
Rab İbrahim’i kutsadığı gibi sizleri de kutsasın ve sizi bugün dünya için bir kutsanma kaynağı kılsın.
Görüşmek üzere, don Andrea
