Türkiye’deki Hristiyan Topluluğu Kapusen rahiplerinin sorumlusula söyleşi

DOĞU VE BATI ARASINDAKİ DİYALOG KÖPRÜSÜ

ROBERTO PAGLIALONGA

Roberto Paglialonga, 28 Şubat 2025 tarihli Osservatore Romano gazetesinde, Türkiye’deki Kapüsen rahiplerinin başı Peder Paolo Pugliese’nin deneyimlerini aktardı. Présence olarak bu analizi paylaşmak istedik.

Küresel gerilimler ve Orta Doğu’yu etkileyen bir çatışmanın ufukta göründüğü bir ortamda, “Hristiyan topluluğunun yapabileceği şey”, “öncelikle varlığıyla İncil’in bir yansıması olmak ve Mesih’in bize öğrettiklerine bağlı kalmaktır”. Türkiye gibi tüm bölge için kilit öneme sahip bir coğrafyada da durum aynıdır: “Bizler sosyolojik veya politik hipotezler üretmeye değil, bulunduğumuz yerde, kimliğimize, yani Mesih’e sadık kalmaya çağrılıyoruz.”

Vatikan medyasının, Türk Büyükelçiliği Kültür ve Enformasyon Bürosu ile işbirliği içinde Opera Romana Pellegrinaggi tarafından düzenlenen bir gezi için yakın zamanda ziyaret ettiği İstanbul’dan, Türkiye’deki Kapüsen rahiplerinin sorumlusu Peder Paolo Pugliese, “L’Osservatore Romano” gazetesine şöye devam etti: “Ancak bu şekilde ışık ve tuz olabiliriz ve Doğu ile Batı arasında bir köprü kurmayı umut edebiliriz. Aksi takdirde, dünyevi hale gelirsek değerimiz kaybolur ve hiçbir katkı sağlayamayız. Bizler barışın şeffaflığı olmalıyız”diye ekliyor, yaşadığı bölgeyi çok iyi tanıyan rahip. (…) 

2009 yılında Efes’e gelen rahip, önce Meryem Ana Evi’nde ilk görevini üstlendi, ardından güneydeki ve 1. yüzyılda Hristiyanlığın ilk ortaya çıktığı yerlerden biri olan  Antakya’da bulundu ve ardından İstanbul’a geldi. «Türkiye’yi neredeyse baştan sona gezdim ve bu ülke misafirperver bir ülke. Her yerde — farklı derecelerde — saygı ve merakla karşılandım. Elbette, kimse çok yönlü bir gerçekliğin karmaşıklığını ve zorluklarını gizlemiyor, köyler ve şehirler aynı değil, ancak karşılıklı farklılıklar içinde kurulan kişisel ilişkilerin güzelliği, çoğu zaman anlaşmazlıkları aşmayı başarıyor».

Bilindiği gibi, bazı sınırlamalar var, ancak, «her birimiz, kendi cemaatimiz veya kilisemiz içinde neredeyse her şeyi yapabiliriz. Bana ilham veren ikona, Havarilerin İşleri’ndeki an: Pavlus hapse atılır ve bir gardiyan tarafından gözetilir. Ancak o sınırlar içinde, istediği gibi ve Rab’bin istediği gibi hareket edebilir, öyle ki Luka sonunda onun “engellenmeden ve parresìa ile müjdeyi duyurduğunu” yazar. Bu, bizim de örnek alabileceğimiz bir imgedir. Hiçbir şeyimiz eksik değil. Aklımıza gelen bir benzetme, neredeyse on sekiz yüzyıl fark olmasına ve elbette belirgin farklılıklar olmasına rağmen, manastırda dua ve tanıklıkla geçirdiği hayatından hiç çıkmamış olmasına rağmen misyonların koruyucu azizesi olan Lisieux’lu Azize Teresa’dır.

Burada şaşırtıcı olan şey, kökenlerinin geleneğine rağmen, “kiliseler çok genç, bu yüzden bize gelenler, gerçek bir ilgi duydukları için geliyorlar. Öyle ki, yaptığımız önemli faaliyetlerden biri de imanı yaşamaya eşlik etmektir.”

Ekümenik diyalogda kat edilen yol da önemlidir. “Benim deneyimime göre, diğer tüm Hristiyan kiliseleriyle, örneğin Meryem Ana evindeki Protestanlarla veya Antakya’daki Arapça konuşan Bizans Ortodoks dünyasıyla, kapüsenlerin tek Katolik varlığı olduğu yerde, verimli ve büyük bir uyum içinde çalıştım. Azınlık, küçük topluluklar olmamız, ilişkileri daha fazla yaşamamıza yardımcı oluyor ve bir şekilde birbirimizle konuşmamızı kolaylaştırıyor. Zayıflığın bir lütuf olduğu gerçekten doğrudur. Ve burada bizler, dışarıya da yansıyan gerçek bir ekümenizm laboratuvarıyız: Hristiyan olmayan ve bizim kim olduğumuzu, Kilise ve Hristiyanlığın ne olduğunu anlamak isteyenler ne kadar farklı olsak da birlik ve uyumu gördüklerinde, canlı bir gerçeklikle karşılaşırlar. Bu nedenle, birleşik olduğumuzu göstermek de bizim sorumluluğumuzdur.”

Öte yandan, Hristiyan olmayanlarla ilişkiler de “en azından benim deneyimlerime göre karşılıklı saygı temelinde ve bu nedenle genel olarak olumlu”. Bu yıl, Hristiyanlar ve Hristiyan olmayanlar için asıl ilgi odağı, umuda adanmış Jübile sırasında kutlanan İznik Konsili’nin (M.S. 325) 1700. Yıldönümü. “Cemaatimle birlikte o yerlere bir hac yolculuğu yapacağız. Ancak dikkat ederseniz: Türk ve İslam dünyasında da İznik, Hristiyanlığın dönüm noktası olarak çok iyi bilinir” diye açıklıyor. “Bir yandan, bu, kiliseler arasında ilk barışçıl karşılaşma anıydı: Konstantin ile imparatorluğun desteği ve teşviki altında episkoposlar bir araya gelip konuşabildikleri bir dönem başladı. Hala bölünmemiş bir kilise var, neredeyse efsanevi bir dönem diyebilirim, kökenlerin dönemi. Diğer yandan, İznik’te Mesih’in doğası “Baba ile aynı özden” (homoousion) olarak tanımlanır ve bu, bir bakıma diğer dinlere göre bizim dinimizin skandalının temelini oluşturur. Bu nedenle, bugün bile İznik, kiliselerin birliğine doğru yakınlaşmanın anlamını yeniden keşfetmemizi sağlar ve Mesih’in merkezi konumuna odaklanmamızı sağlar: O her şeyin merkezidir”. Özellikle bu son husus, “bizim için, dünyevi bir ufka göre değil, İsa’nın yaptığı gibi, insanların kalplerine hitap ederek tarihte yer alabilme perspektifini ifade ediyor. Bu, diyalog ve birliktelik bağları kurmak ve uyumsuzluk duvarlarını yıkmaya katkıda bulunmak için tek kriterdir” diye bitiriyor Peder Pugliese.

Yazar: ROBERTO PAGLIALONGA – L’osservatore Romano – 

Makalenin orijinal metnine link

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir