Yıllarca, ailemin bana gençlik yıllarındaki kamp deneyimlerini ve anılarını anlatmalarını hayran hayran dinleyerek çokça da imrenerek büyüdüm; sıranın bana gelmesi için sabırsızlanıyordum demek sanırım abartı olmaz. İşte nihayet bu sene sıra bana geldi ve birinci elden bunu deneyimleyebildim.
İstanbul’dan ayrılıp, büyük bir deprem felaketi yaşamış topraklara gitmek ve orada bir hafta kalmak benim için büyük bir karardı… Bu benim Hatay’a ikinci gidişim oldu, ilk seferinde eve döndükten iki gün sonra deprem olmuştu ve benim bildiğim şehir artık yoktu… Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum, kafamda bir sürü soru vardı… Bu olaydan sonra burada yaşayan ve yaşamaya devam edenler acaba korkuyorlar mıydı? Anlaşabilecek miydik? Uyum sağlayabilecek miydim? Sonunda, ne olursa olsun, işler kötü gitse bile bu yolculuğu yapmak istediğime karar verdim, en azından bir deneyim sahibi olacaktım… Ve hala bu kararım için kendime defalarca teşekkür ediyorum. Hatay’dan gelen ama depremden sonra İstanbul’a yerleşen iki kız kardeşle birlikte Antakya’ya uçtuk. Neredeyse tüm uçuş boyunca memleketlerinden ve oraya karşı duydukları sevgiden tutkuyla bahsettiler. Yaşadığı toprakların insanlar üzerinde bu kadar derin bir iz bırakabileceğini görmek beni şaşırttı. Vardığımızda gece yarısıydı ve ertesi gün kamp başlayacaktı.
Bildiğim kadarıyla- ki bu herkesçe bilinen bir şeydi-, kilise yıkılmıştı. Yıkılmış bir kilisede nasıl kamp yapabilirdik? Yavaş yavaş Türkiye’nin dört bir yanından gençler de benden sonra gelmeye başladılar. Akşam yemeğine kadar hepimiz toplanmıştık, yaklaşık 100 kişiydik. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı ve sık sık adlarını duyduğum ama yüz yüze hiç tanışmadığım kişileri gördüm. İlk akşamdan itibaren, daha önce hiç tanışmamış olsak da birbirimizi yıllardır tanıyormuş hissine kapıldım. Sabaha kadar süren kahkahalar eşliğinde uykuya daldık.
Dualar ve kahvaltıdan sonra sıra Umut ve Jübile Yılı üzerine odaklanan konferanslara geldi. Farklı bölgelerden gelen rahipler, her gün deneyimleri ve umutla neler yapabileceğimiz konusunda seminerler verdiler. Tıpkı bizler gibi, büyüklerin hatta ruhanilerin bile bazen umutlarını kaybedeceklerini duymak çok iyi geldi; bunun üstesinden gelmek için neler yaptıklarını duymak daha da güzeldi. Çok sayıda rahip ve rahibe olmasına rağmen, aramızda hiçbir fark yoktu, tek bir amaç için oradaydık: Tanrı’nın sevgisini paylaşmak ve birbirimize umut olmak. Biz gençler, büyüklerin örnekleriyle, büyükler de bizim sevincimizle.
Orada bulunanların çoğu çok büyük, unutulmaz, çok acı şeyler yaşamış olmalarına rağmen, yaşadıklarının bir damlasını bile yaşamamış olan bizlerden daha fazla umuda sahiptiler. Sonra onları ayakta tutan şeyin birbirlerine duydukları sevgi olduğunu fark ettim, onlar için ayini nerede yaptıklarının hiçbir önemi yoktu, sadece birlikte olmak istiyorlardı.
Cumartesi akşamı Taize duası düzenlenmişti ve orada Düğümleri Çözen Meryem Ana’yla ilk defa karşılaştım. Duam o ki bu umut hacılığında önümüze çıkan bütün düğümlerimizi çözsün.
26 Ocak’ta Tarsus’ta Jübile yılı konusu olan “umudun hacıları” ayinine ve Tarsus’lu Aziz Pavlus Bayramı’nı kutlamaya gittik. Bir gece önceden ilahiler ve dualarla hazırlandık, aşağı yukarı üç saat süren bir otobüs yolculuğuydu, ama hissetmedik desem yeridir, dans ettik, şarkı söyledik, konuştuk, güldük, midemiz bulandı, gözümüzü açıp kapattık Tarsus’taydık. Her ne kadar başlarda özellikle de gelme kararını vermeden önce Don Bosko Bayramı için kilisemden ayrılıp Tarsus’a gideceğim için üzülsem de bu üzüntüm çok sürmedi çünkü sonuçta Don Bosko’nun öğrettiği ve istediği bir şeyi yapıyordum: Allah’ın sevgisinde, gençlerle birlikteydim ve bu benim için yeterliydi. Aziz Pavlus’un yaşadığı topraklarda binlerce yıl sonra onu kutlamak çok güzel bir deneyimdi. Dönüş yolunda şelalede durduk ama su yoktu, yine de güzeldi.
“Başlık ne alaka?” dediğinizi duyar gibiyim… Ben hayatımda ilk defa bu kadar yıldızı bir arada gördüm; İstanbul’da bu kadar net ya da fazla göremiyorum… Gökyüzüne baktığım gecelerde, Allah’ın İbrahim’e verdiği sözün ne kadar da büyük ve derin olduğunu; Allah’ın hepimiz için bir planı olduğunu ve hepimize bir plan emanet ettiğinin farkına vardım; asırlar önce Tarsus’lu büyük havari de aynı gökyüzüne bakmıştı… bu farkındalık da, o planın gerçekleşmesi için umutta kalmam gerektiği konusunda beni motive etti. Ben ancak zamanı gelince her şeyin yerine oturduğunu düşünüyorum; bu tecrübeyi de doğru zaman ve doğru yerde yaptığıma inanıyorum.
Son akşama özel olarak küçük bir parti düzenledik. Azizlerin adını taşıyan gruplara ayrılıp, bu azizlerin hayatları hakkında tiyatrolar hazırlamıştık, çok komik ve güzel geçti sonra da gece yarısına kadar dans ettik, şarkı söyledik, güldük.
Kuşkusuz en acı gün son gün oldu, çok hüzünlü bir kahvaltıdan sonra yavaş yavaş otobüsler geldi, telefon numaraları, instagram hesapları paylaşıldı ve herkes evinin yoluna koyuldu. Geride kalan 6 genç bir akşam daha orada kalmayı seçtik ve etrafı toplarken sessizliğin farkına vardık, 5 gün full sesten sonra insan, rahatlar diye düşünüyor ama tam tersiydi. Sonra bizler de evlerimize döndük. Dönüş yolunda uçakta, iki kız kardeşle onların Hatay hakkında konuştukları gibi artık ben de konuşabiliyordum, onları anlamıştım.
Bu satırları yazmama vesile olan birçok kişiye teşekkür etmem gerek: öncelikle bu günleri düzenleyen Monsenyör Antuan’a ve Anadolu Havarisel Bölgesi Gençlik Komisyonu’na, beni büyük bir misafirperverlik ve sevgiyle kabul eden Anadolu Gençliğine, bu tecrübenin her adımında bizlerin yanında olan tüm rahip ve rahibelere… Böylesi bir tecrübeye katılmama izin veren sevgili Monsenyörüm Massimiliano’ya.
Yazımı Kutsal Kitap’tan bir alıntıyla noktalamak istiyorum: “Her gün tapınakta toplanmaya devam eden imanlılar, kendi evlerinde de ekmek bölüp içten bir sevinç ve sadelikle yemek yiyor ve Tanrı’yı övüyorlardı. Bütün halkın beğenisini kazanmışlardı. Rab de her gün yeni kurtulanları topluluğa katıyordu.” Elçilerin İşleri 2,46-47
Metin: Darya Safa
Fotoğraf: Kamp Katılımcıları
