Dua Haftası Kapanışı Yapıldı

“Hristiyan Birliği için Dua Haftası” nın son gününde, Ekselansları Mgr. Levon Zekiyan, Dua Haftası’nın 2025 edisyonunu, bizleri ciddi bir şekilde düşünmeye sevk eden ve duaya devam etmeye davet eden bir konuşmayla kapattı.

Bu haftanın ruhunu yaşamaya ve bizi dua etmeye davet ediyor.

Présence bu konuşmanın tamamını sunmak istemektedir.

KİLİSELER BİRLİĞİ İÇİN DUALAR HAFTASI

(Kapanış, 25 Ocak 2025, Sakızağacı Ermeni Katolik 

Surp Asdvadzadzin Patrikhane Katedrali)

  “Kutsal Baba, onları bana verdiğin kendi adınla koru ki, bizim gibi bir olsunlar … Öyle ki,  

bizim bir olduğumuz gibi bir olsunlar…” (Yu, 17, 11, 22)

Aziz Kardeşlerim,

Bugün Latin Kilisesi Aziz Pavlus’un; Milletler Havarisinin, İncili Şerifin sözcüğüyle ‘Etnos’lar Havarisinin, İsa’ya iman etmesinin, İsa’ya tesliminin anısını kutlamakta. Bizler de tarihin gelişiminde değişik Kiliselere, rit ve ayinlere mensup inançlılar bu kutlamaya katılmaktayız. Bu kutsal anı, Hıristiyanlar Birliği için Kiliseler arası dualar Haftasının kapanış günü olarak herkesçe kabul edilmiştir. Nitekim, Aziz Pavlus Hıristiyan birliğinin timsalidir, bu birliğin en büyük, en çarpıcı timsallerinden biridir. Neden? Çünkü o aynı zamanda insanlık birliğinin de bir simgesidir. O, bütün ekümen’e sesleniyor, bütün ekümen’e müjdeyi yaymaya çalışıyor. Kendisi, öz be öz Yahudi olup bunula gurur duyduğu halde – bunu kendisi açıkça söylüyor: “Doğumumun sekizinci günü sünnet oldum. İsrail soyundan, Benyamin oymağından, özbeöz İbraniyim” (Fil. 3, 5) –, Hıristiyan mesajının özü itibarıyla tüm insanlığa seslenişini en açık, en derin şekilde anlayan ilk Hristiyan olmuştur. Pavlus’un şu sözleri “Artık ne Yahudi ne Yunan ne köle ne özgür ne erkek ne dişi ayrımı vardır. Hepiniz Mesih İsa’da birsiniz”, tüm insanlık tarihinde, özellikle büyük düşünce tarihinde en çarpıcı bir mahiyette yepyeni bir çığır açan sözlerdir. 

Bu Birlik Duaları Haftası’nın 18’inci yy.a kadar gerilere giden bir ön geçmişi vardır. Fakat bugünkü haliyle onu Fransız rahip Abbé Paul Couturier’ye borçluyuz: 20. yy.da, 1930’larda bu dualara öncülük etmiştir. Birlik Haftası geleneğinin artık hemen hemen yüzyılına yaklaşmaktayız. 

Yüreğimizi şu anda minnet ve şükran hisleri doldurmakta. Şükranlar olsun Rabbimize bizleri bu günlere kavuşturduğu için. Müsaadenizle daha yakın bir geçmişe bir göz atalım. Çocukluğumdan ilk hatırladığım Birlik haftaları, 1950’lerin ilk yıllarına gider. O yıllarda tabii, bugünkü gibi böyle ihtişamlı bir mezhepler arası katılım söz konusu olamazdı. İstanbul’da oturan Papalık Delegelerinin katılımıyla (Andrea Cassullo, ismen hatırladığım Paolo Bertoli) Saint-Esprit’de, burada Surp Asdvadzadzin kilisemizde veya başka Doğu Katolikleri kiliselerinde İstanbul Katolikleri arası ayinler yapılırdı. Dönemin şartları, imalı bile olarak değinmek gerekirse, içler acısıydı diyebilirim. Katolik misyonerler kendilerini izleyenlere, Katolik olmayan bir kilisenin önünden geçtiklerinde içeriye bile bakmamalarını tavsiye ederdi ve karşılıklı olarak, bazı Papaların mektupları başka mezhep temsilcileri tarafından alenen yırtılmış veya yakılmıştı.  

Günümüz anlayışıyla Kiliselerin Birliğine yönelme, onu özleme ve arama eğilimi, sözlerimin başında aktardığım Rabbimizin duasından anlaşılacağı gibi, Hıristiyan inancının en derin temellerine, doğrudan doğruya Rabbimizin başta gelen emeline ve sözlerine dayanır. Ne var ki az sonra biraz daha fazla açıklamaya çalışacağım üzere, bu yönelimin 20. yy.ın özellikle ikinci yarısında “ekümenik” hareket adı altında giydiği yeni kisve, yani fiilen bir hegemonya kurma emelinden çıkıp gerçekten Rabbimizin duasında açıklığa kavuşan o semavi, aşkın, insanüstü boyutlarını arz etmesi, nispeten yeni bir şeydir. Papa VI. Paulus’un buyurdukları gibi, Kiliseler arası birliğin İncil’e has anlayış ve uygulamasını içeren bu hareket, aslında yeni bir olgu, yeni bir fenomendir. 20. yy.da bu hareketin, dünya çapında iki büyük, emsalsiz lideri oldu: Papa XXIII. Jan ve Ekümenik Patrik Atenagoras.     

Burada XXIII. Jan ile ilgili ve öğrencilik yıllarımda gerek Venedik’te, Kardinal Angelo Giuseppe Roncalli’nin San Lazzaro adamızı ziyaretlerinde, gerek Roma’da 2 Şubat 1959 günü, Papa seçilmesinin hemen ardından Roma ve İtalya’daki Ermeni Cemaatini kabulü sırasında, bizzat kendi anlatılarından duymuş olduğum bir anıyı sizlerle paylaşmama müsaadelerinizi arz edeyim. Anı, genç Monsenyör Roncalli’nin Sofya’da Papa Delegesi olduğu döneme ait olup Sofya Ermeni Havarisel Episkoposu Stepanos Hovagimyan Sırpazan’la (1846-1934) ilgilidir. Allah’ın gerçek bir Hizmetkârı olan bu Sırpazan aynı zamanda bir Hazret, bir iman itirafçısıydı (confessor of faith). 1915’in karanlık günlerinde onun başını kesmekle görevlendirilmiş zat, hançeri kurbanının boynuna değdirdiğinde bir acıma duygusuna kapılarak, saplamaz ve Hovagimyan kurtulur. Akabinde Sofyaya tayin edilir ve orada Roncalli ile tanışır. Zamanla samimiyetleri ilerler ve karşılıklı sempati ve takdirin ötesinde bir gerçek dostluk doğar aralarında. Bir gün, Hovagimyan Roncalli’yi şaşırtacak, şok izlenimi yaratacak bir söz söyler ona: “Aziz Monsenyör, der, biz ruhbanların çok büyük bir günahı var. Hatta, Rabbimizin sözünü ettiği Kutsal Ruh’a karşı günah budur, çünkü hâlâ pişman olmuş değiliz ve yolumuzu değiştirmiyoruz”. Roncalli hayretle nedir bu günah? diye sorar. Hovagimyan’ın cevabı: “Biz ruhbanlar, kendi hırslarımız, ihtiraslarımız, kürsü kavgalarımız için Rabbimizin dikişsiz elbisesini paramparça ettik, onun tek Kilisesini böldük ve hâlâ pişman olmuş değiliz, çünkü bölünme devam etmekte”. Ve Hovagimyan devam eder: Roma’ya gittiğinde Papa’nın yalnız ayaklarını değil, kalbini de öp.  Söyle benim tarafından: Biz hepimiz onun evlatlarıyız”. Hovagimyan, Papa’ya bir hatıra olarak Roncalli’ye bir resmini de verir. Roncalli gider Roma’ya ve Papa XI. Pius’a Hovagimyan’ın sözlerini aktarır, resmini verir. Papa gayet duygulanır ve kendi Papalığının bir madalyasıyla, Hovagimyan’ın fakirlerine yardım olmak üzere bir miktar para verir. Dönüşünde Roncalli, Hovagimyan’a bunları takdim eder. Hovagimyan, madalyayı büyük memnuniyetle kabul eder, fakat parayı almak istemez. Bizim Ermeniler, der, burada durumlarını zaten düzletmişlerdir, başka yerlerde Papa’nın yardım edebileceği fakirler muhakkak vardır, o yardımı onlara bahşedebilir. Kısa bir süre sonra Hovagimyan vefat eder. Roncalli cenazesine gidemediğini söylerdi, fakat nedenini açıklamazdı; belki de o yıllarda bir Katolik Episkopos’un Katolik olmayan bir üst ruhbanın cenaze törenine gitmesi pek caiz olmadığı için. Bu, bir varsayım tabii. Fakat merasimden önce, Roncalli Hovagimyan’ın kamu ziyaretine açık naaşını ziyaret eder. Hayretle Papa’nın verdiği madalyanın, merhum Episkopos’un göğsünde olduğunu görür, o madalya ile gömülmek istemiş olduğunu öğrenir. İşte geleceğin, bir çığır açan ünlü Papa Roncalli’sine belki ilk ekümenik ilhamını telkin eden, Ermeniler arasında epeyce tanınan ve bir gerçek aziz, bir Hazret gibi anılan Hovagimyan Sırpazan olmuştur. Şöyle ki, bu vesile ile Hovagimyan’ı da XXIII. Jan ve Patrik Atenagoras ile birlikte bugün rahmet ve hayretle analım.   

Anlattıklarım; Hıristiyanlığın geçmiş yirmi yüzyılına nazaran oldukça kısa bir süre oluşturan son yüz elli yıllarda ve özellikle son altmış-yetmiş yılda ekümenik anlayışı ve davranışları, Tanrı İnayetinin mucize kabilinden diyebileceğimiz bir güç ve hızla bizim nesillere bağışlamış olmasını en açık, en net ve çok inanılır bir şekilde gösteren kanıtlardır. Bu nedenle – tekrar ediyorum – Rabbimize defalarca şükredelim. Ne kadar şükretsek, azdır. Rabbimize minnetimiz sonsuz olsun! 

Bu anıları paylaştıktan sonra, bugün amacım, zaten söylemiş olduğum gibi, bazı düşünmeler önermektir: “reflexions”. Düşünmek, yani to reflect, görevimizdir. Bir düşünme yeni bir düşünmeye sevk eder. Düşünmek, dolayısıyla fikir arz etmek, vaaz vermek; buyruklar, emirler vermek değildir. Aslında tavsiye veya nasihatlerde bulunmak da değildir. Düşünmek, reflexion, özünde herhangi bir konuya, iman gizemi bile olsa, akılla, mantıkla yaklaşmak, onu aklî, mantıkî bir süzgeçten geçirmek demektir. Dinde buyruk, sadece Allah’ın sözüdür, Allah’ın kelâmıdır. O’nun nur saçan vahyidir. Oysa düşünme, konuyu irdelemeye, ilk bakışta göze batmayan boyutlarını açmaya, derinleştirmeye yarar. Bugün, önereceğim bu kısa düşünmeden amacım budur. Her şeyden önce, önereceğim düşünmeler tartışmaya açıktır, hatta bunları önermemden başlıca kastım, klişeleşmiş yorumlardan nihayet sıyrılıp tartışmaya ve yeni yaklaşımlara yol açmaktır. Hepinizin affını dilerim: “Poltically correct” olmayacağım, olmak da istemem, zira bunu riyakârlık addederim. Ancak ve ancak “Ethically correct” olmaya çalışacağım, bu da tabii insani zaafımızın müsaade ettiği ölçüde. 

Bu ön açıklamalardan sonra, şimdi doğrudan konuya geçelim. 

Bugünkü ayinle ilgili bazı kaçınılmaz sorular hemen karşımıza çıkmakta: 

  1. Bir ritüel midir burada toplanmamız? Daha açıkçası: Âdet yerini bulsun diye tekrarlanan bir eylem midir? Bu toplantılardan, birlikte dualardan elde edilmiş ne somut sonuçlar vardır ortada? 
  2. “Kiliseler birliği” anlayışımız, acaba Rabbimizin niyet ettiği tam aynı anlayış mıdır yoksa tarihin, Kiliselerimizin öz geçmişinin bizlere bıraktığı, Rabbimizin tam niyetine ancak az çok yaklaşan bir miras mıdır?

1. İlk soruya gelelim.

      Bugün burada toplanmamız ve bütün benzeri dua toplantıları muhakkak ki birer ritüel değildir, âdet yerini bulsun diye bir gereklilik değildirler. Ne var ki elde edilen somut sonuçlara bakarsak, bunlar sorunun özünü oluşturan teolojik ve eklezyolojik ölçütlere göre pek de tatmin edici değildir sanıyorum. Bendeki esas endişe eninde sonunda Lobsang Rampa’nın haklı olup olmadığı sorusudur. Ne diyor Lobsang Rampa? “Eğer Roma Papası ve Canterbury Episkoposu, asırlarca birbirlerini aforoz ettikten sonra bugün tebessümle el sıkışabiliyorlarsa, bunu büyük bir başarı addediyorlar”. 

      Vaktinde Katolik Kilisesinin açıkça beyan ettiği düşünce veya prensip, uzaklaşmış olan koyunların tekrar tek Çobanın, yani Papa’nın güttüğü ağıla geri dönmesi gerekliliğiydi. Bugün bu düşünce Katolik Kilisesinde aynı güç ve açıklıkla tekrarlanmamakta, fakat onun yerini gerçekten doldurabilecek bir yeni Hiyerarşi anlayışı henüz çizilmiş değil gibi görünmekte bendenize. Katolik Kilisesinde II. Vatikan Konsilinin başlattığı ve desteklediği “Primacy” ile “Kolejialite” arasındaki ilişki, orantı ve koşullandırılmalar hakkında bir yeni teolojik düşünmenin geliştirilmesi, geçmiş 60 yıllar zarfında, atılan bazı gayet önemli adımlara rağmen, gerçekte daha çok yerinde saymış olma izlenimini bırakmakta. Katolik Kilisesindeki bu durum karşısında diğer Kiliselere bir göz attığımızda bu Kiliselerin Roma Katolik Kilisesine bakışı da eskiye nazaran çok değişmiş olsa bile, yine de az önce sözünü ettiğim eski Katolik yaklaşımını anımsatmakta, yani Katoliklerin Katolik olmayan Kilise ve Cemaatlere bakışını. Bu demek, Katolik olmayan Kiliselere göre, “Katolik Kilisesi artık bize yaklaşmaya başladı ve gittikçe yaklaşmakta” görüşünün slogan gibi tekrarıdır. Yani, eski Roma’nın bir zamanlar: Ben buradayım, birlik isterseniz, bana geleceksiniz dediği gibi, benzeri bir tutum, gerekli değişiklikler yapılarak, diğer Kiliselerin de tutumu olmaya dönüşmüştür ve böyle olmakta devam etmektedir: Roma bize yaklaşmaya, bize doğru gelmeye başladı… Oysa, aciz kanımca, model olacak temel tutum, kimsenin merkez olarak kimseye yaklaşması değil, tam tersine Tanrı yolunda hepimizin karşılıklı olarak birbirilerimize yaklaşması olmalıdır.

Günümüzde ekümenik hareketliliğin temel çabası, kanımca, her bir Kilisenin, her bir etnik birim ve ritin, Katolik Kilisesinde tam vatandaşlık payesi bulmasıdır. Nitekim “Katolik” kelimesinin temel anlamı, “evrensel” olması kadar, fakat ondan da önce “katholon”dur, bu demek her bir birimin; tümü, tümeli içermesi. Bu ereğe ulaşabilmek, kolay değildir; özel prensipler, özel uygulamalar, özel metotlar gerektirir; fakat her şeyden fazla ve her şeyden önce aklın ve kalbin tevazusunu içerir. Bu konuların üzerinde şimdi burada daha fazla duramayacağız, fakat her Kiliseler arası toplantı, her bir araya gelme o konuların incelenmesi için elverişli, olumlu bir zemin hazırlamalıdır.

2. Geçelim ikinci soruya.

Burada geliştireceğim düşünme öncekilere nazaran biraz daha fazla şaşırtıcı, biraz daha fazla şok edici olabilir. Hatırlıyorum, yıllar önce, belki otuz yıldan fazladır, bir bilimsel teoloji toplantısında bu fikirleri öne sürdüğümde, bir yanlış anlama sonucu olarak bir Kardinalin ciddi tenkitlerine uğramıştım. Ne var ki, o konuşmam birkaç yıl sonra Kardinal Walter Kasper’in 70’inci yaş günü Armağanında Almanca olarak yayımlandı ve bilahare İtalyanca bir çevirisi de çıktı. Burada da o düşüncelerimi tabii bir düşünme ve tartışma konusu olarak tekrar önermekteyim. Ancak üstünde muhakkak durulması gereken bir düşünme ve tartışma konusu olarak. 

Bu noktada iki güç soru karşımıza çıkıyor. İlki, her şeyden önce bir büyük aporia: Gözlerden, dikkatlerden kaçmış bir aporia, fakat sanırım katiyetle çözümsüz bir aporia olmasa gerek. Duyduk, okuduk, umarım yüzlerce defa okumuş ve duymuşuzdur: Rabbimiz, şakirtlerinin birliği için Ulu Pederine dua ediyor. Ne var ki görünürde duası dinlenmemiştir. Ve bizlerin, yani tüm Hıristiyanların fiili yorumuna göre, iki bin yıldır – tekrar ediyorum – görünürde Rabbimizim duası gerçekleşmemiştir. Rabbimiz, Kendine inananların birliği için model olarak Kendisinin ve Ulu Pederinin birliğini göstermekte. Fakat hemen soracağımız soru, böyle mükemmel bir birliğin bu dünya içinde, bu günahlı, ölümlü dünyada mümkün olup olmamasıdır. Cevabımız kesinlikle müsbet olamaz. Bu dünyada yetkinlik, “kemâlât” yoktur, olamaz. Keza Rabbimizin, yine semavi Pederimizin örneğini göstererek ahlaki düzeyde telkin ettiği yetkinlik anlayışı da (Matta, 5, 48) dünya ötesi, dünyayı aşan, nihai, eskatolojik bir ideal olarak ancak algılanabilir. Nitekim, Hıristiyan inancımızın temel unsurlarından biri şudur ki, bu dünyada yaşayan her insanoğlu günaha tabidir, hafif günahlar bile olsa, günahsız âdemoğlu olamaz. Şöyle ki, Rabbimizin son büyük duasında sözünü ettiği birlik, bu dünyada tüm çabalarımızla erişmeye çalışacağımız, fakat bu dünyada iken asla tamamıyla gerçekleştirebileceğimiz bir erek değildir. Ayrıca, full communıon diye bilinen ve sıkça tekrarlanan tabirin, hepimizin mutabık olduğu üzere, iki bin yıldır gerçekleşmemiş olması, zaten kendiliğinden o “tam birliğin” bu dünya içerisinde ancak erişmeye çalışacağımız bir ideal olup asla tam anlamıyla gerçekliğe dönüşemeyeceğinin de bir göstergesidir. Böyle olmasaydı ele aldığımız aporia; Rabbimiz İsa Mesih’in son duasının Ulu Peder tarafından dinlenmemiş, kabul görmemiş olması gibi düşünülemeyecek, ağza bile alınamayacak bir garabetin, bir acayipliğin kanıtı olurdu.   

Bu düşünceler, önümüze pek somut bir sorun koymaktalar. Dikkat edelim. Bugün burada yaptığımız dualar, bir nevi bir Kelam ibadeti veya Katekümenler ibadetidir; Efkaristiya ibadeti yapmamaktayız, zira bunun için Kiliseler arasında günümüzde kabul görmüş koine’ye göre, Efkaristiya full cmmunion-ı, “tam birliği” varsayar. Ne var ki, tam birliğin bu dünyada gerçekleşemez bir ideal oluşturduğunu açıkça gördük. Şimdi, o düşüncelerimize şunu da eklemekte büyük yarar var sanıyorum, hatta yarardan fazla zaruret görmekteyim, zira burada Efkaristiya gizeminin derin ve gerçek anlamı söz konusudur. Efkaristiya, yayılmış ve su gibi yutulur vulgata’ya göre full communion’ı varsayan, içeren, icap ettiren bir gizem değildir. Zira gördük, bu dünyada yetkinlik yoktur ve olamaz. Dolayısıyla Ulu Peder Biricik, Sevgili Oğlunun duasını da iki bin senedir duymazlıktan gelmiş olamaz. Rabbimizin duasındaki maksadı bu dünya içinde olagelecek tam, mükemmel bir birlik olsaydı, söylediklerimizin tam tersi geçerli olurdu. Bu pek önemli husus, Kilise büyüklerimizin dikkatinden maalesef kaçmıştır. Keza ve daha da önemlisi, dikkatlerden kaçmıştır ki, Efkaristiya ezelden beri tüm Hristiyanların inanç ve pratiğinde bir “viaticum”, bir yol harcı olmuştur, bizim bu günahkâr insanlığımızın desteği, tesellisi, güçlendiricisi, temizleyicisi, arındırıcısı, paklayıcısı olmuştur, Efkaristiya ibadetinin temeli her zaman ve ilelebet; dünyanın son gününe, kıyamete kadar günahların kefareti ve bağışlanması için sunulmasıdır. Hıristiyan inancımızda bu o kadar temel, o kadar açık, o kadar vaz geçilmez bir hakikat ki, bunu görmezden gelmek, dahası bunu unutmak, bizleri açılamayacak çıkmazlara sürükleyebilir; hatta sürüklemiştir bile. Birlikte Efkaristiya’yı sunamaz olmamız, bunun en açık kanıtıdır.

Sonuç olarak, sanırım, Kiliseler arası ortaklaşa Efkaristiya-Komünyon engelini tekrar ve tekrar gözden geçirmeli, imanımızla ve ibadetimizle daha bağdaşır tutumlara gelmeliyiz. Ortak komünyon engeli, aciz kanımca, sözlerimin başında temas ettiğim sofu, bağnaz tutumların, farkına varmadan kutsal bir rölik gibi muhafaza etmek istediğimiz son kalıntılarından biridir.    

                                                                                 † Levon Zekiyan

                                                                   İstanbul ve Türkiye Ermeni Katolikleri

                                                                               Emekli Ruhani Reisi

İstanbul, Beyoğlu 

Ermeni Katolik Surp Asdvadzadzin Katedrali 

25 Ocak 2025

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir